Freud Analizin Babası

Çevresinde egemen geleneğe Freud’un doğal olarak bağlılığı, entelektüel düzeydeki yetersizlikten kaynaklanan bocalamaları ve kendi içinde ki pasif eğilimler karşısında takındığpı son derece çelişik tutum düşünülürse, Frud un bu teknik yenilikleri hatırı sayılır ‘içsel karşı koyma’ ları yenerek gerçekleştirdiğinği tahmin edebiliriz. Daha seksenli  yılların başlarında nişanlısına yazdığı bir mektupta kendini delicesine çalışmaya vererk yatıştırmaya çalıştığı ‘sinirsellikten’ ve ‘aşırı duyarlılıktan’ söz açar,ruhsal durumundaki dönemsel alçalıp yükselmelerden, şiddetli yorgunluktan, baş ağrılarından ve siyatikten yakınır. Kendisinde tam bir nevrasteni tablosunun varlığından söz açar ve bunun ailesinden devraldığı kalıtsal bir özellik sayılacağını söyler. Ne varki geniş bir alana yayılan belirtiler doksanlı8 yıllarda hayli güçlenir. Berlin’den dr. Wilhelm Fliess’e kişisel ve bilimsel gelişimi için son derece nazik bu dönemdeki tek ardadaşına yazdığı mektuğlar giderekartan bir bunalımın dışavurumlaryla dolup taşar. Ruh durumundaki dalgalanmalar kötüye gider zamanla, güçlü bir  özgüven duygusu ve alabildiğine şiddetli bir ruh çöküntüsü, dönemsel olarak hızla birbirini kovalar; grçi Freud hekimlik uğraşını titizlikle sürdürür, ama hafif bilinç bulanıklığıyla kendini belli eden ‘komik durumlar-alacakaranlık düşünceleri-delirme kuşkusu’ bilimsel çalışmalarını ağır biçimde engeller. Blimsel çalışmalara ayırdığı akşamları böylesi durumlarda satranç ve iskambil oynamakla geçirir, antik kentlerin konum planlarını inceler, kitapların dayflarını kesip açar.  Dolayısıyla bilimsel çalışmayı ve öz gözlemi bağdaştıran Freud, nevroz belirtilerini sistemli biçimde kendi üzerinde incelemeye koyulur.

Ne varki asıl öz analize yani bünün belli bir saatinde şaşmaz bir disipline uyularak sürdürülen metodik bir kendini deşme ve sorgulama işlemine, Freud ancak 1897 yazında, kırkbir yaşındayken başvurur. Nedni de durumundaki son bir kötüleşme, yani analizin çok sonradan gün ışığına çıkaracağı ngibi babasının 1896 da ölümünün ruhunda estirdiği korkunç duygu fırtınasıdır. Geride bırakılması gereken yas günleri babasına karşı ilişkisine egemen o köklü ikili  duygunun savunu mekanizmasında gedikler açmıştır. Beri yandan , yine babasının ölümünden kaynaklanan yas, Fliess’e karşı duyduğu bağımlılık sorunuyla kendisini yüzyüze getirmiştir. Buda Frued un ruh dengesinin sarsılmasına yol açan ikinci ana nedendir ve birincisiyle sıkı bir ilişki içindedir.

 

 

Özanaliz, bir yandan son derece ıstırap verici bir sağaltım sürecinin tüm belirleyici özelliklerini içerir e gerçekten Freud böyle bir yola başvurarak kendisindeki belirtilerin bir bölümünden  yakayı sıyırmayı , temel çatışmaları çözüme  kavuturmayı ve nihayet yeni bir ‘ruhsal oturmuşluk’ a kavuşmayı başarır.  Diğer yandan söz konusu analize geçmeden bilimsel uğraşlarında önemli ve ‘zorunlu bir ara parça’ gözüyle bakmaya başlar. Özanaliz, hastalar üzerinde pratik çalışmalar sonucu bilinçdışı ruhsal yaşama, savunma, bilinçdışına itme karşı koyma mekanizmalarına, belirtilerin kompanze edici karakterine, düşlerin istekleri gerçekleştirici işlevine ilişkin bulgulamaları art arda doprular. Ne varki Freud un o zamanki kuramsal görüşlerinin ana bölümünün  gerçekliğini doğrulamaktan uzalk kalır.bu da Freud un psikanalizin başlangıç evresi için özanalizin taşıdığı gerçek önemi kavramasını sağlar.

Freud un devreimci nitelikteki radikalizmi, klinik çalışmalardan kaynaklanır. Freud, belirtilerden belirtilerin oluşumunun araştırılmasına geçmiş, oradan da hastanın yaşamöyküsünü araştırmalara konu yaparak fizyoloji den adım adım el çekip psikolojiye yönelmiştir. Başka imsenin yardımı olmaksızın tek başına sürdürdüğü savaşın ne büyük acı ve ıstıraplara mal olduğu, Fliess’e yazılan  mektuğlarda ancak yer yer açığa vurulur.

Psikanalzin başlangıçları sorununda Frud a karşı gösterilen yaşamöyküel ilgi, bir kez bilim tarihine yönelik bir ilgi olmaktan alır haklılığını, Frued daki düşünsel arka planı ve onun belli bir bilimsel gelenekten nasıl çıkıp  geldiğini araştırır, ayrıca düşünce tarihindeki kökenini açıklığa kavuşturur, öğretisinin ‘gökten düşmediğini ve yerden fışkırmasığını’ söyleyen Freud un bu sözünü doğrular. Ayrıca Freud un kendini analizden geçirmesine olanak veren ve ruhçözümsel bulgulamalarını yapmasını sağlayan özellik ve yeteneklerin eşsiz Psikanalzin başlangıçları sorununda Frud a karşı gösterilen yaşamöyküel ilgi, bir kez bilim tarihine yönelik bir ilgi olmaktan alır haklılığını, Frued daki düşünsel arka planı ve onun belli bir bilimsel gelenekten nasıl çıkıp  geldiğini araştırır, ayrıca düşünce tarihindeki kökenini açıklığa kavuşturur, öğretisinin ‘gökten düşmediğini ve yerden fışkırmasığını’ söyleyen Freud un bu sözünü doğrular. Ayrıca Freud un kendini analizden geçirmesine olanak veren ve ruhçözümsel bulgulamalarını yapmasını sağlayan özellik ve yeteneklerin eşsiz bireşimine dikkati çeker. Her türlü duygusal yantutuculuğa kapıları kapayan yoğun, titiz ve sabırlı gözlem, ‘netameli’ ve zamanın beğenisi açısından ‘yakışıksız’ ruhsal fenomenlere karşı saldırgan ilgi, en basit ruhsal dışavurumları bile incelenmeye değer bulan ‘ayrıntı merakı’ bir kez ele alınan konulardan uzun süre vazgeçmeyiş ve deneysel malzemeye daha sonra kuramsal yoldan yaklaşmadaki şaşmazlık, ‘yufka yürekliliğe karşı alerji’, ahlaksal gerçekçilik ve kaşiflere özgü mizaç, bütün iç ve dış direnmelere karşı bulgulamaları üzernde yılmak bilmeyen amansız ısrar, sağlam ve son derece verimli bir ruh, bir çalışma ekonomisiyle kimi kavram sistemlerini tümüyle temelden sarsma yeteneği ve beri yandan başka alanlardaki bir sürü geleneksel görüşü olduğu gibi bırakma gücü, en ince dışavurumsal nüansları bile algılayabilen bir dil duyarlılığı bu özellik ve yeteneklerden birkaçıdır.

Yaşamöyküsü ve psikanalizin doğuşu arasındki gerek Freud, gerek psikanaliz için kendine özgü ve sıkı iliiki kışında, Freud a karşı gösterilecek yaşamöyküsel ilginin daha başka nedenleride vardır. Söz konusu nedenleri , yaşamöyküsel ve ruhçözümsel yeniden inşa tekniği arasındaki yapısal benzerliklerde aramak gerkmektedir. Şunu anımsatalımki Freud erken çocukuğu dönemini aydınlatmak ve ilgili dönemin gerek  karakter oluşumu, gerek bireyin yazgısal serüveni için önem taşıyan felaketlere gebe bir sürü ruhsal fenomeni içerdiği ni açıklığa kavuşturmakla yaşamöyküsel çalışmalara yepyeni boyutlar kazandırmıştır. Ayrıca pskanaliz, ele aldığı her vakada göçük altında kalmış yaşamöyküsel iliikileri araştırması bakımındna biyografik bir giişim , biyografik bir yöntemdir. Freud un öğretisi aile içindeki temel durum ve çatışmaları saptayarak adeta  her insanın yaşamöyküsünün izleyeceği seyir modelini belirleyip ortaya koyar.

1882’de, yani henüz psikanaliz öncesi dönemde şöyle yazar nişanlısına;’Hal’in tadına varmak için onu anlamak, onu anlayabilmek için de geçmişi bilmek gerekir’

Freud yaşamöyküsel ilgiye prensiğ olarak haklı gözüyle bakar. Bir yapıtla onu yaratanın ruh yapısı arasında sıkı bir ilişkinin varlığını savunmakla kalmamış, bilindiği gibi birçok kez bazen ayrıntılı incelemelere başvurarak söz konusu ilişkiyi somut kişiler üzerinde araştırmıştır. Freud yaşamöyküsünden özellikle iki şey bekler: Bir yaşamöyküsel deneme gerçekten insanın ruh yaşamını anlamak gibi bir amaç güdüyorsa, o kişinin cinsel özelliklerini suskunlukla geçiştirmemelidir. Bu ilk koşulun yerine getirilemezliği, ele alınan kişinin cinselliğinin kolay açıklığa kavuşturulamazlığı nedeniyle Nietzsche’nin yaşamöyküsünü yazmak isteyen Arnold Zweig ‘a tasarısından vazgeçmesini öğütlemiş ve Dostoyevskinin yaşamöyküsünde erdemlilik taslama kaygısıyla yazarın önemli bir çocukluk yaşantısının karanlık bırakıldığından yakınmıştır. Freud a göre , sır saklama diye bir şey psikanalizin yaşamöyküsü anlayısıyla bağdaşmaz.

Freud un yaşamöyküsünden yerine getirmesini istediği ikinci koşul ise ilgili kişinin, yaşamöykücüler tarafından genel olarak bayağı görülüp bir kenara itilen yaşamsal dışa vurumlarına yönelmesidir.

Ama adı geçen iki koşul gerçekleştirilebilse de ele alınan kişinin yaşamöyküsel yoldan anlaşılabileceğne temelde kuşkuyla bakar Freud; çünkü ikide bir saptadığına göre yaşamöykücüler  çok tuhaf bir biçimde kahramanlarına bağlanmış durumdadır. Kahramanlarını inceleme konusu seçmelerinin sık karşılaşılan nedeni, onlara kendi duygu yaşamlarından kaynaklanan özel bir yakınlık göstermeleridir. Kahramanlarını idealize etmeye yönelik bir çalışmayı sürdürür, bu çalışmayla üzerine eğildikleri büyük insanı kendi çocukluklarındaki örnek aldıkları kişilerin arasına katmaya uğraşır;  diyelim ‘çocuksal baba’  tasarımını ilgili kişi üzerinde yeniden diriltmeye bakarlar.  Böyle bir amacın hizmetinde davranarak özyaşamını kaleme alaakları kişinin fizyonomisindeki bireysel özelliklerin tümü üzerine bir sünger çeker, onun iç ve dış direnişlere karşı sürdürdüğü yaşam kavgasının izlerinin üzerinden de bir silindir. Gibi geçerler,onda en ufak bir başarısızlığa, güçsüzlüğe yada kusura göz yummaz, sonunda kendisini bize uzaktan akraba hissedeceğimiz bir insan yerine gerçekten de soğuk ve yabancı bir ideal kişiyi çıkarığ önümüze koyarlar.

‘Yaşamöyküsel geçek ele geçirilemez’. Daha çok teknik karakterdeki başka güçlükler, örn. Geçmişten günümüze  ulaşan malzemedeki boşluklar, en basit ruhsal olaylarda bile görülen karmaşıklık, çokluk birbirine karşıt süreçlerdeki eşzamanlılığın özyaşamsal anlatıda ancak art arda verilebilmesi, birden çık nedenlerden kaynaklanabileceği vb. güçlükler, Freud’un yaşamöyküsüne duyduğu kuşkuları pekiştirir. Ne varki , yaşamöyküsel yeniden inşa denemelerine karşı Freud un güvensizliği, şahsı söz konusu olunca saldırgan bir yadsımayla kendini belli etmiştir. Özel yaşamının mahremiyetini savunarak, iç  dünyasından  ne kadarının açıklanacağı konusuna yalnız kendisinin karar verebileceği üzerinde inatla diretmiş, rahat bırakılma isteğin yineleyip durmuştur.

Sağlığında yayımlanan şahsıyla ilgili özyaşamsal incelemeleri hep kuşkuyla  izlemiş, bunları sert bir biçimde eleştirmiştir. Stefan Zweig’in özenli karakter betimlemesine karşı, salt küçük burjuvazi için ilginç öğenin vurgulandığı eleştirisini yöneltmiş,  ‘insanoğlu biraz daha karmaşıktır’ emiştir. ‘Davetsiz  özyaşamöykücü’ Fritz Wittels e uzun bir mektup döşenerek, incelemesindeki birçok kusuru sayıp dökmüştür.

Freud’un şahsını yapıtlarının gerisine itilmiş görmek istediğine kuşku yoktur.’Geride iz bırakma’ gereksinimini başardığı işlerde doyuma kavuşturmuş biridir.

‘yaşamım…. Dıştan bakıldığında sakin ve bir içerikten yoksun geçti, birkaç açıklamayla dile getirilebilecek bir yaşam. Ne var ki, psikolojik bakımdan eksiksiz ve dürüst bir yaşamöyküsü aile konusunda, çoğu henüz hayatta bulunan dost ve düşmanlar konusunda o kadar çok mahremiyetin açığa vurulmasını gerektirecek ki… Böyle bir şey düpedüz olanaksız. Bunca özyaşamöyküsünü değersiz kılan da onlardaki düzmeceliktir.

Freud, özel yaşamını başkalarının bilgisine sunmaktan duyduğu ürkekliği  düşünsel dürüstlüğüyle yenerek yaptığı  özyaşamsal açıklamalardan dolayı Düş yorumu nun gördüğü alaylı anlayışsızlık karşısında çokluk pişmanlık duymuştur.

Ama kendisini söz konusu davranışa iten başlıca neden, psikanalizinkişisel kaynaklarını ele vermesi durumunda kuramlarının bilimsellik niteliğini yadsımak isteyen düşmanlarının bundan yararlanacaklarından tasa etmesiydi , kuşkusuz.

Bu gibi yanlış anlamalara yol açmamak için psikanalizi kendi kişiliğinin deneyimlerinden bağımsız kılmak, yarattığı eseri kendisinden itip uzaklaştırmak istemişti….burada baba ile ilgili yorumlarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

 

Freud kendini kaçırma ve gizlemeye , erken gençlik yıllarında başlamış daha sonraları kendi aile çevresinde bile özellikle çocukluk yaşantıları konusunda ‘fazla konuşmaz’. Ne zaman Freud bilinçdışı malzemesinin belli içeriklerini ifşa edemeyeceğini açıklamaya kalksa sıksık şu alıntıya başvururdu.

Sersemlere söyleme sakın

Bilebileceğin en iyi şeyi    Mephisto

Freud yaşamında birçok kez mektuplarının manuskrilerinin ve kitap özetlerinin büyük bölümünü yok etmiştir. Bu yok edişlerden ilki 1885 de nişanına rastlar. Bu konuda bir mektubunda şöyle der: Sfenks in çevresinde kumların oluşturduğu yığınlar gibi kuşatıyorlar insanı, o bir sürü kağıt ortasında çok geçmeden burun deliklerimden başka görünen bir yerim kalmayacak;  bu eski kağıtların ileride kimlerin eline geçeceğinden tasa etmeksizin ne yaşayabilir, ne de ölebilirim…. Ancak özyaşamöykücüler istedikleri kadar kıvransın, yiyip bitirsin kendilerini, işlerini kolaylaştırmaya niyetimiz yok. Herkes ele aldığı ‘kahramanın’ gelişim serüveni konusundaki  görüşlerinde istediği kadar haklı sayılsın, onların nasıl yanılmış olacaklarını düşündükçe doğrusu şimdiden seviniyorum.

Bundan 25 yıl sonra oturulan konuttaki mekan bölümlemesinde başvurulan bir değişiklik nedeniyle birincisinden daha az köklü sayılamayak ikinci bir belge yok etme olayıyla karşılaşırız. Ne  varki 1938 de başvurulan üçüncü bir girişim, Freud un kendi isteğiyle değil, bir dış göç öncesindeki hazırlıkların baskısı altında yapılmıştır.

Fliess in dul eşinin Freud un yazdığı mektupları sattığını duyunca buna büyük bir öfke gösterir. Mektupları satın alan öğrencisi Marie Bonaparte a şöyle yazar:

‘Bizim Fliess le birbirimize yolladığımız mektuplar, akla gelebilecek en mahrem mektuplardı. Yabancı ellere geçseydi, son derece tatsız bir şey olurdu benim için…. Benden sonra geleceklerin mektuplardan hiçbirini okumasını istemem doğrusu’

Belgeleri imha etmek dışında Freud un kendini gizlemede başvurduğu bir başka taktik de kişisel bildirim ve görüşlerini ya anonim (isim açıklanmadan), yada  hayali kişilerin ağzından dile getirmek yada alıntılarla açığa  vurmaktan oluşmaktaydı.

 

Psikanalizin tarihçesi, katartik ön dönem sayılmazsa iki döneme ayrılır. Birincisi, venim yalnız olup bütün işi tek başıma yürütmeye çalıştığım dönemdir ve 1905-1906 dan 1906-1907 yıllarına kadar bir süreyi kapsar. İkinci dönemde ise yani bu dönemin başından şimdiye kadar olan sürede öğrenci ve çalışma arkadaşlarımın psikanalize katkılarının giderek daha büyük bir önem kazandığı görülür; dolayısıyla çektiğim ağır hastalığın ölümümün  yaklaştığını haber verdiği şu an bir iç huzuruyla psikanaliz çalışmalarımın sona erişini düşünebilmekteyim .

PSİKANALİZİN TARİHÇESİ

1909 yılında ilk kez bir topluluk karşısında(ABD)  kürsüye çıktığım zaman, kendimi bu anın psikanaliz araştırmalarım için taşığı önemin heyecanına kağtırarak psikanalizi yoktan var eden kişinin ben sayılamayacağını söylemiş, bu şerefin bir başkasına, J. Breuer e ait olduğunu , ben henüz üniversitede okur ve sınavlarımı vermeye çalışırken  (1880-1882) Breuer in psikanaliz konusunda gösterdiği çabalarla böyle bir şerefi hak ettiğini belirtmiştim. Ama beni seven dostlarım, sonradan Breuer e karşı beslediğim şükran duygusunu söz konusu konferansta dile getirirken fazla ileri gidip gitmediğimi düşünmemin yerinde olacağını söylediler; benim daha önce de kimi fırsatlarla açıkladğım gibi, Breuer in katartik yöntemi ne psikanalizin tekniğine sırt çevirerek serbest çağrışımı işin içine sokmamla başlatmamın uygun düşeceğini belirttiler. Doğrusu, psikanalizin tarihçesi ister katartik yöntemle başlatılsın, ister benim başvurduğum değişiklikler sonucu bu yöntemin kazandığı yeni kimlikle pek fark etmez. İnsanları itirazlara yöneltmenin ve kızdırmanın, psikanalizin kaçınılmaz yazgısı olduğunu anladıktan sonra, bu teknikteki bütün üstünlüklere doğrusu kendi çabalarımın ürünü diye bakılabileceği sonucuna vardım. Çalışmalarımın katartik yönteme eklenerek onu psikanalize dönüştüren öğeler: Bilinç dışına itim ve karşı koyma (resistance) öğretisi-çocuk cinselliğinin benimsenmesi, – bilinçdışını tanımak için düşlerin yorumlanması –dır.

….Birincisinden iki yıl sonra, yani 1910 Martında, bu kez Nürnberg’de psikanalistlerin ikinci özel kongresi yapıldı. Bu arada Amerika da gördüpğmüz iyi kabulün Alman topraklarında ise psikanaliz düşmanlığındaki giderek artışın, vri yandan Zürihlilerin sağladığı o beklenmedik desteğin etkisi altında kafamda bir amaç belirmişti ve dostum S. Ferenczi  nin yardımıyla ikinci kongrede bu amacı gerçekleştirdim. Psikanaliz akımını bir örgüte kavuşturmak, merkezini Zürih e taşımak ve psikanalizin geleceği üzerine titreyecek birini örgütün başına getirmek gibi bir plan kurmuştum. Bu planı uygulamam, psikanaliz taraftarları arasında bir hayli itiraza yol açtı; dolayısıyla beni böyle bir davranışa sürükleyen nedenleri burada enine boyuna ele almak istiyorum. Akıllıca bir iş yapmadığım anlaşılsa bile, davranışımda haklı olduğum sonurum görülecektir.

Viyanayla bağlantısının pskanaliz gibi körpe bir akımı ileriye götürmekten çok ona ayak bağı olduğu gibi bir düşünce vardı kafamda. Bir adademi öğretim üyesinin psikanaliz enstitüdü açtığı Zürih gibi Avrupa nın göbeğindeki bir kente, psikanalizin gleceği için daha umut verici bir yer gözüyle bakıyordum. Ayruca psikanaliz akımının gelişimin önleyen ikinci engel olarak kendi şahsımı görmekteyimİ; taraf tutan ve tutmayanların sevgi ve nefreti karşısında hakkımda  doğru dürüst bir yargıya varmak mümkün değildi. Ya Kolomb, Darwin ve Kepler le karşılaştırılıyor ya da beyni sulanmış bir kimse olduğum ileri sürülerek küçümseniyordum. Dolayısıyla psikanalizin doğduğu kent olan Viyana gibi kendimde  arka plana çekilmek niyetindeydim. Hem genç sayılmazdım artık; oysa önümde geride bırakılması gereken daha uzun bir yol görüyor, ileri yaşımda başkanlık sorumluluğu olması gerektiğini de düşünmekteydim. Psikanalizle uğraşanları pusuda ne gibi tehlikelerin beklediğini çok iyi biliyor başa bir otoriye geçirilir de bu otorite gerektiği vakit yol göstericilik ve uyarıcılık görevini yaparsa , hataların birçoğuna düşmekten üyelerin esirgenebileceğini umuyordum. Başkalarıyla aramda aşağı yukarı on beş yıllık bir denyimin oluşturduğu kapatılamayacak bir ara vardı. Dolayısıyla  böyle bir otorite rolünü oynamak o zamana kadar bana yüklenmişti. Kuşkusu şimdi bu görevi, başkanlıktan ayrılmadan önce yerimi tutacak genç birisine devretmem gerekiyordu. Bu kişi de olsa olsa  C. G. Jung olabilrdi. Bleuler benim yaşıtımdı  çünkü; OYSA Jung üstün yetenekli bğriydi, yayımladığı yapıtlarla psikanalizin gelişimine hatırı sayılır katkılarda bulunmuştu. Ayrıca sosyal bakımdan bağımsızdı, insanda güven taşan enerjik bir kşi izlenimini bırakıyordu. Üstelik benimle dostluk ilişkileri kurmaya ve bu dostluk uğrunda oa zamana kadar içinde yer vermekte sakınca görmediği ırksal önyargılardan vazgeçmeye hazır bir tutumu vardı. Başkanlığa Jung u seçmenin, bütün bu sayıp döktüğümüstünlüklere  karşın alabildiğine isabetsiz bir davranış sayılacağını böylelikle bir başkasının otoritesine katlanamadığı gibi kendisi de bir otorite kurmasını asla beceremeyen ve tüm çabasını kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın çıkarlarını savunmak uğrunda harcayan bir kimseyi başa getirdiğimizi o zamanlar sezememiştim.

 

Baba ile ilgili yorummllararrrrrrrrr

Dernekler arasında resmi bir birleşmeyi zorunlu görüyor, çünkü bir kez popülerlik kazandıktan sonra psikanalizin başına musallat olacak kötü kullanımlardan korkuyordum. Bu birleşme gerçekleştirilmeli, ortada yeri gelince ‘Bütün bu saçmalarla  psikanalizin bir ilişkisi yoktur, bunlar psikanaliz değildir’ demeye yetkili bir organ bulunmalıydı. Uluslar arası psikanalistler derneğinin kurulmasıyla elde etmek istediklerim bunlardır.

 

FREUD’UN HAYATI

Sigmund Freud 1856’ da yeni evlenmiş Jacob ve Amelia Nathanson Freud çiftinin ilk çocuğu olarak, Viyana’nın iki yüz iki yüz elli kilometre kuzeyinde, küçük bir Pazar kasabası olan  (günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içinde Pribor  adıyla bilinen) Moravia’nın Freiberg kasabasında dünyaya geldi. Freiberg’in o zamanki 4500 sakininden sadece 130’u Freudlar gibiYahudiydi; yine onlara eşit sayıda Protestan vardı. Kasabanın geri kalanı yaklaşık 4000 kişi Katolik Çeklerden oluşuyordu. Yeni doğan bebeğe Sigismund Scholomo adı verildi. Sigismund, Sieg yani zafer kelimesinden gelen Almanca bir isimdi. Scholomo (Solomon) Jacob’un yeni vefat eden babası anısına verilmiş İvranice bir isimdi. Bu iki isim geleneksel Yahudi yaşam tarzı ve on dokuzuncu yüzyılda Yahudilerin önünde yeni açılmaya başlayan özgürleşme ve asimilasyon yolu arasında kalmış olan Jacop ve ailesinin tarihi ve kültürel ortamını yansıtıyordu.

Baba Jacob hayatı boyunca satıcı ve tüccar olarak çalıştı. Seyahatlerinin birinde Freiberg e gitti . Ve 1852 de kasabaya temelli yerleşti. Çok genç yaşta evlendiği Sally Kanner ona seyahatlerinde eşlik etmiyordu; Freiberg e taşınmadan Tysmenitz de öldü. İlk evliliğinden olma 2 oğlu_Emanuel ve Philipp_ babalarıyla birlikte çalışmak üzere Freiberg e onun yanına geldiler.

  1. yüzyıl ilerledikçe Yahudi ayrımcılııığı azaldı. Aydınlanmanın doğuşu-bilhassa Almanyada- dini hoşgörüyü arttırdı. 2.Joseph, 1781 de kendi topraklarındaki Yahudiler üzerinde ki pek çok kısıtlamayı kaldıran bir Hoşgörü Kanunu çıkarttı. Ve Prusya 1812 de Yahudi nüfusunu resmen özgür ilan etti. 1848 de Batı Avrupayı sarsan devrimin tek faydası, artan dinsel özgürlüktü. Freud un hayatının büyük bölümünde Avusturya-Macaristan İmparatoru olan Franz Joseph, 1849 da Avusturya Yahudilerinin bütün haklardan yararlanmasına imkan sağladı. Jacob yün tüccarı olarak Freiber e yerleştiğinde bu yeni özgürlüklerden yararlanabiliyordu. Tabi eski önyargılar ortadan kaybolmamıştı. Jacop her yıl işini sürdürebilmek için yetkililerden izin almalıydı.

İlk karısının ölümünden sonra Jacob muhtemelen Rebecca adında bir kadınla evlenmişti, anlaşılan o da ölmüştü. Böyle bir kadının gerçekten var oluğ olmadığı tam olarak bilinmiyor, ama böyle bir şey varsa bile bir yetişkin olarak Freud, onun varlığından haberdar değilmiş gibi davranmıştı.

Jacobve Amalia Natshanson 1855 te evlendiler, Jacob 40 Amalia 20 yaşındaydı. Jacob sarısın biriydi. Torunu Martinin anlattıklarına göre uzun boylu geniş omuzluydu. Amalia Jacob la Viyanada tanışmış, onun da ailesi tüccarmış. İnce esmer çekici bir genç kızmış. Son derece canlıymışve güçlü bir karaktere sahipmiş.

Sigismund Scholomo Freud, Jacob ve Amalia arasında ki yeni evlilikte, doğan ilk erkek evlattı. Çocukluğu boyunca Sigi diye çağrıldı. 70 yaşına geldiğinde bile annesi ona böyle hitap ederdi. Kendisi ergenliğinde Sigismund ismini kullanmış, iniversiteye  geldiğinde Sigmund olarak kısaltmıştı. Aile çok geçmeden 2 bebek sahibi daha oldu. Jacobun işi ailesine bakmak için yeterliydi. Ama bir çek ailesinin halen pribor da bulunan bir binadaki demirçi dükkanının üzerindeki bir odanın kirasına ancak yetişebiliyorlardı. Aile çok sıkışık bir alanda yaşıyordu. Viyanaya taşındıktan sonra da birkaç yıl devam eden bu durum, küçük Sigi yi anababasının hayatının mahrem ayrıntılarına maruz bırakıyordu. Ozamanlar bebekler evde doğar ve onlara karı kocanın yataşında bakılırdı. Tabii aynı zamanda evde ölürlerdi. Freud’un ilk oyun arkadaşları babasının ilk evliliğinden olma Emanuel in oğlu John ki Freud dan bir yaş büyüktü, diğeride kızı Pauline, 7 ay küçük dü.

Aile işinde tüm üyeler çalıştığı için Freud bir dadıya bırakılıyordu. Bu Çek kadın Amalianın yokluğunda önemli bir ikame anne işlevi görüyordu.

Jacob, Freud doğmadan önce Jacob un ilk karısını, ve 2. Karısını ve oğlu doğmadan 6 ay öncede babasını kaybetti. Bu kayıplar Freud un doğumundan sonra da sürdü. Freud dan 11 ay sonra doğan erkek kardeşi Julius ise yaklaşık 6-8 aylıkken bağırsak iltihabından öldü. Julius ismi Freudun annesi Ameli anın Julius doğmadan bir ay önce veremden ölen erkek kardeşinin ismiydi. Freud un iki yaşına kadar yaşadığı kayıplar annesini kaybetme ve ölüme dair uzun vadeli korkular duymasına neden olmuştur.

Freud 10 yaşına gelmeden önce 6 kardeşi daha doğmuştur. Çocukluğu boyunca annesi hamile kalmış, annesini hep yeni gelen bebeklere kaybetmişti.  Annesinin 2. Bebeğinin kaybı ve ardı ardına gelen bebekler nedeniyle Küçük Freud a az zaman ayırabiliyordu. Aynı yıllarda Freud a bakan dadı ki onunla oldukça yakın ve sevgi dolu ilgilenen bir kişiydi. Oda evde yaptığı küçük bir hırsızlık sonucu işinden kovuldu. Dadısı aniden hayatından çıktığında Freud 2.5 yaşındaydı ve annesi kız kardeşi Anna yı yeni doğurmuştu. Bu kayıpların hemen ardından Jacop Freud iflas etti. Bunun üzerine Jacop Freud ve çekirdek ailesi Almanya’ya Leipzig ge taşındı. Freud un üvey ağabeyleride İngiltereye gittiler. Freud bu döneme ait yaptığı ender göndermelerden birinde ‘bütün varlığımı etkileyen önemli bir felaketti’ tanımını kullanmıştır. Jacop yeni bir iş kurmayı başaramadığından bu sefer aile bir yıl sonra Amali anın ailesinin yaşadığı Viyana’ya gidip oraya temelli yerleşti. Freiber den ayrılırlarken, 3.5 yaşındaki Freud da trenle seyahat etme korkusu ilk olarak baş gösterdi. Özgül bir fobiydi bu trenin onu almadan kalkacağından, istasyond unutulacağından, tıpkı bir sene önce dadısını kaybettiği gibi annesiyle babasını da kaybedeceğinden korkuyordu. Seyahat fobisi yılarca sürdü.

Freud hayatının ilk 3.5 yılını Freiber deki tek odalı evde geçirmişti, çocukluğunun sonraki bölümü de Biyana nın Yahudi gettosonun küçük mahallelerinde geçti. Vaktinden önce kemale eren küçül ço9cuk,on yaşına kadar gelen bebek lerin doğumları ve bakımları ,, ölümler, hastalıklar ve anababasının yoksulluğa  verdiği tepiler dahil pek çok can sıkıcı8 olaya tanıklık etmiş olmalı. Tüm bunlara maruz kalmak annesini çıplak görmekten daha rahatsız ediciydi. Başka bir deyişle Freud, ödipal juramını kendini analiz ederken ortaya çıkan travmatik kayıplarının tek başına baş etmesi mümkün olmayan güçlü hisler yaratrması üzerine ortaya atmıştır. Bu mit onun, en çok annesine duyduğu yetişkinlere has cinsel isteğin rahatsız ettiğini düşünmesine, ayrıca zayıf babasını krallar kadar güçlü bir mevkiye terfi ettirmesine imkan tanımıştır.

Küçük Sigmund a okumayı ana babası öğretmişti. Zekasının vaktinden önce geliştiği de çok geçmeden fark edilmişti. Biyografisini yazan Ernest Jones Freud un çocukluğunu şöyle tarif ediyor, ‘Görünüie göre hayatının büyük bölümünü okumak ve çalışmak dolduruyordu’

Jacob zeki oğluna huşuyla yaklaşıyor, Amalia ise ondan ‘Altın Sigi’ diye söz ediyordu. İkisi  de ilk çocuklarının kazanacağı başarılarla ailenin çektiği zorlukları ve verdiği mücadeleyi telafi edeceğini düşünüyorlardı.

Freud babasından söz ederken, gücünü ve sevecenliğini vurgulamış, kusurlarındanhiç bahsetmemiştir. Baba-oğul arasında genellikle özenli ve destekleyici bir ilişki vardı. Ancak aynı zamanda babaoğul rollerinde çarpıcı bir değiştokuş da göze çarpıyordu, Freud büyük işler başaracak, erkenden yetişkinleşmiş bir çocuk, Jacob ise yıllar geçtikçe çacuklaşıp çaresizleşen bir adamdı.

Freud babasını Charles Dickens’ın Bay Micawberine benzetirdi, hayatın silleleri karşısında hep bir çıkar yol bulunacağına inanan o iflah olmaz iyimsere. Aslında beceriksizliği aile için ciddi bir yüktü. Freud yetmişlerinde ‘Uygarlığın Huzursuzluğunda’ ‘Çocuklukta bir babanın himayesine duyulan ihtiyaçtan daha kuvvetlisini düşünemiyorum’ diye yazmıştı.

Yorummmmmlarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

Jacob un zayıflığı ve başarısızlığı Simund un çok canını sıkıyordu. Onu seviyor ama kendine örnek alamıyordu. Daha çok küçük yaşta güçlü baskın erkeklrle – Hanibal, Oedipus, Büyük İskender, Napolyon, Musa_ özdeşleşmeye başlamıştı. Bu örüntü hayatı boyunca da sürdü.

Yorumlarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

Sigmundun annesi Amelia , Freudun oğlu Martin tarafından şöyle tanımlanmıştır. Çelik iradeli bir kadın, saldırgan, başkalarının hislerine duyarsız, kendi bildiğini okuyan biri. Ameli anın otoritesi özellikle kızlarına yöneltilmişti. Kendisi de etkeklere  kadınlardan fazla deüer verir, oğullarını özellikle ilk oğlunu kayırırdı. Onun başarısıyla ilişkili olmaktan güç alırdı.

Sigmund  annesiyle olan ilişkisinde dışardıdan bakıldığında vazifeşinas bir duruş almıştı, hisleriniyse gayet sıkı kontrol ediyordu. Bu kontrol, çocukluğundaki en belirgin özelliğiydi. Özel başarılı çocuk rolünü üstlenmiş, kendini kitaplarına ve ödevlerine gömmüş, duygusal  ilişkilerden –özellikle kızlarla- uzak duymuştu. Son derece ‘ahlaklı-aşırı iffetli, kendini ifade etmeyen, sansürcü –bir çocuktu.

Zaman içinde Freudun ailede sözü daha çok geçmeye başladı. Kız kardeşlerinin okumalarını ve oyunlarını denetliyordu. Evde müziği yasaklamıştı. Yazılarında Freud, çocukken kendine ait bir odası olduğu izlenimi vermekten hoşlanırdı ama ancak 19 yaşına geldiğinde, aile daha büyük bir eve taşındığı zaman dar uzun bir özel alana sahip olabildi. Bu odada çalışır, uyur ve yemek yerdi.

Freud KİMLİK ARAYIŞI YETİŞKİNLİĞİN İLK YILLARI

Freud 1873-1882 yıllarında Viyana Üni  nde okudu. Ozamanlar bu okul, yükseköğrenimde dünyaca ünlü bir kurum halini almıştı. Freud un Almanca konuşan Avusturya da bir Yahudi olduğu ve anti –Semitizmin hayatında önemli bir rol oynadığı herkesçe bilinir. Kimileri onun Nazi Almanyası gibi bir toplumda yaşadığını zannetse de işin aslı öyle değildi. Nazi dehşetinin kökleri on dokuzuncu yüzyıl Avrupasında yer yer görülse de Freud un gençliğinde Yahudilerin durumu hiç de 1930 lardaki gibi değildi. Freud üniversitey girdiğinde eğitimli insanların çoğu Almanya yı 18. Yüzyıl aydınlanmasıyla, daha büyük bir dini hoşgörü geriren 1848 devrimiyle , düzenli ve akılcı hayat tarzıyla ve dine atfedilen modası geçmiş inançların ötesinde, gelişmeye ancak bilimle ulaşılacağı inancıyla birlikte anıyordu. Almanya nasıl bir ilerleme ülkesi olarak görülüyorsa Avusturya da geçmişin kalıntılarıyla kaplı bir imparatorluk olarak görülüyordu.

Avusturya soyluları ticaret ve finans sektörlereine atılmayı, meslek edinmeyi kendilerine yakıştıramıyorlar, bu alanları girişimci ve eğitimli Yahudilere bırakıyorlardı. : onlar da güvenli, paralı ve önemli mevkilere yükselebiliyordu. 19. Yüzyılın ikinci yarısında pek çok alan onların egemenliği altındaydı. Kendi miraslarını sahiplenen Siyonist hareketi testekleyen Yahudiler olduğu gibi , Aynı zamanda ve yine de asimilasyon eğilimi kuvvetliydi. Freud asla din değiştirmedi. Yahudi olduğunu hiç saklamadı. Yine de ergenliğinden itibaren fakir Yahudileri küçümsedi. Evlendikten sonra evinde dine dair hiçbir iz bırakmamıştı. Aile Noel i süslü bir çam ağacı, Paskalya yı da boyalı yumurtalarla kutlardı. Oğlu Martin bir sinagoga ilk adımını, evlendiğinde atmıştı. Yine de ailenin çevresinde görüştükleri doktorlar avukatlar ve bütün arkadaşları ve harekete katılan bütün Psikanalistler Yahudiydi.

Freud Gymnasium dan 1873 te mezun oldu. On yedi yaşında 1.68 boyunda, ince, yakışıklı, dalgalı siyah saçları, küçük bıyığıyla gayet bakımlı ve temiz giyimliydi. Viyana Üni ne yazıldı, burada 9 yıl eğitim gördü, önce felsefe ve bilim dersleri aldı sonra tıbbi araştırmalarda çalıştı. Artık dış dünyaya açılıyordu. Yetişkin kimliğini sağlamlaştırmaya başladı. Geniş bir ilgi alanına sahip, zeki bir öğrenciydi hep. Hayatının bu dönemi, Erik Erikson un kavramını kullanırsak, uzatmalı bir ergenlik mo9ratoryumuydu. Yani bazı yetişkinlik hedeflerinin , kişi bir sonraki gelişim seviyesine çıkmaya hazır olana kadar askıda tutulması. Bu moratoryum döneminde Freud, düşüncelerine ve okuluna kendini adamış çal8şkan öğrenci rolünden çok memnundu.  Şöhret hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Ama ailesinin dar gelirli olmasına rağmen para kazanmaya uğraşmıyordu. Bu konuda babasına benzemişti, Jacob gibi az kazanıyor, arkadaşlarından gelen borçlara güveniyordu.

Oyıllarda Freud un en iyi arkadaşı Silberstein di . Silberstein mezun olduktan sonra evine dönmiş sonradan Leipzig Üni de hukuk okudu. Silberstein hırsları olmayan sevimli birine benziyordu. Yidiş sevgisi, Yahudi mirasını koruma eğilimi olan biriydi. Mektuplarla süren oldukça yakın bir arkadaşlıkları vardı.  Bu iki adamın zihinlerinde kızlar ve aşk da vardı. Freud da Freiberg e dönüşünü ve Fluss kadınlarına olan aşkını mektuplarında anlatmıştı. Bu kız Gisela Fluss du. Aslında Gerçek Gisela yakınındaydı. Flusslar Viyana ya taşınmıştı ve aileler görüşüyordu. Ancak Freud ona gerçek bir ilgi göstermedi. Freud biraz utangaçtı, kadınlardan da korkardı, başka bir mektubunda Kadınların yanında kendimi tuhaf hissetmekten hiç kurtulamayacağım diye yazıyordu. 20 yaşında Trieste şehtinde araştırma yaparken, çekici İtalyan kadınları fark etmişti ama mektuplarında alaycı, yarı bilimsel göndermelere sapmıştı. Şehirde yürürken ‘İtalyan tanrıçaları’ görüyordu. Ama onlarla konuşmuyordu. ‘Numuneliktiler: Siberstein a ‘insanları teşrih etmeye izin olmadığına göre onlarla hiç işim olmaz’ diye yazmıştı. Ömrü boyunca kadınlardan hazetmedi. Kadınları ahlaken düşük, penis kıskançlığından mıustarip  yaratıklar olarak tanımladığı sonraki kuramları da ergenlikte  geliştirdiği bu tavrının ürünüdür.

Silberstein la olan ilişkisi on yıldan fazla sürdü ve hayatının bu döneminde hissettiği aşka en yakın duygu buydu. Bu ilişkide Freud n kendi kendine duygusal bir yakınlık kurma izni vermesi için elzem olan bileşenler mevcuttu.Karşısındaki kişi erkekti, uzak bir şehirde yaşıyordu ve iletişimin çoğu mektupla yapılıyordu. Böylece ilişkiyi dile olan hakimiyetiyle kontrol altında tutabiliyordu. Bu örüntü, bir iki yıl sonra Fliess ,daha ilerde Carl Jung ve Sandor Ferenczi yle tekrar edec ekti.

Freud kendisini tıbba çeken iki bileşenden söz ediyor. Birincisi bilimdeki büyük ilerleme vaadiydi  ve onun kahramanca çalışmalara katılma arzusuna hitap ediyordu. İkinci etken ise anatomist Carl Brühltarafından Goetheye atfedilerek hazırlanmış bir konferansa katıldığında ortaya çıktı. Burada doğa sevimli, doyurgan bir anaydı, sevgili çocuklarına kendi sırlarını keşfetme ayrıcalığı sunuyordu.

Üniversitedeki 3. Yılında Carl Claus’un kıyaslamalı anatomi Enstitüsünde çalışmaya başladı. Daha sonra Ernst Brüche nin yanında mikroskopka araştırmalara devam etti. Brücke yle özdeşleşmesi, çalışma, bilimsel başarı ve duygusal kontrol ideallerini destekliyordu. Profesörü özlem duyduğu güçlü e koruyucu babaya dönüşmüştü. Profesörün sert sevgisine mazhardı ve yıllarca onun yanında çalıştı. Brüche yi karşılaştığım en büyük otorite diye tarif etmişti. Bu fikri hiç değişmedi. 3. Oğluna onun şerefine Ernst adını verdi. Fizyoloji laboratuarında geçirdiği 6 yıldan ise ‘gençliğimin en mutlu yılları’ diye söz etmişti. Freud un sonradan kendine mal ettiği delici bakışların bir modeli de Brücke nin ‘korkunç mavi gözleriydi’. Kendi arzularını ve korkularını inkar etmekte ona destek olmuştu. Freud Fizyoloji enstitüsünden ayrıldıktan 15 yıl sonra –non vixit adını verdiği bir rüya görü, rüyada  Brückenin bakışları ölümü ortadan kaldırma gücüne sahipti.

Açılma, Martha, Kokain, Fleischl

Brüchenin laboratuarındaki Freud la on yıl sonra psikanalizi icat eden adam arasında dağlar kadar fark vardır. İlki kendini nörolojik araştırmalara adamış, dikkatli, pozitivist bir bilim adamıdır. İkincisi , sorunlu insanlarla radikal yöntemler kullanarak çalışan, muazzam duyguların ve dendisininki de dahil rüyaların içine dalan birisidir.

Mikroskobuna zincirlenmiş çalışkan öğrenciden ve tam bir bekarlık durumundan Martha Bernays a olan aşkına  geçmiş, kendi üzerinde kokain deneyleri yapmaya başlamış ve kendisinden büyük, çekici, Ernst Fleischl von Marxow la özel bir yakınlık geliştirmişti.Derinlere gömdüğü yönleri gittikçedaha fazla gün ışığına çıkıyordu.

Martha Bernaysı görürü görmez aşık oldu, bir iki hafta geçmeden evlenmek için ona baskı yapmaya başladı.İki ay sonra gizlice nişanlandılar.  Sonraları böyle olaylardan söz ederken şunları söylemişti. ‘Fazla önemli olmayan bir karar verirken lehte ve aleyhte  her şeyi gözden geçirmeyi faydalı bulmuşumdur. Ama eş yada meslek seçimi gibi hayati konularda, karar bilinç dışından gelir. İçimizde bir yerlerden. Özel hayatımızın önemli kararlarında, sanırım, mizacımızın derinlerindeki ihtiyaçlara göre davranmak en iyisidir.

Martha Freud dan beş yaş küçüktü, yoksulluk eşiğinin kıyısındaki bir aileye mensup ince, solgun bir kadındı. Nişanlandıklarını gizlemelerinin nedeni Freud un maddi durumu nedeniyle Martha nın annesinin izin vermeyeceğinden korkmalarıydı. İlk 9 ay Viyanada gezip tozabildiler. Ancak sonra aile Hamburg yakınlarındaki Wandsbek e geri döndü. Freud evlenemeyecek kadar fakir olduğundan Marthayla ikisi 3.5 yıl boyunca nişanlı kaldılar. Freud trene binecek para bulamadığından sadece 2 kez nişanlısını görmeye gidebilmişti. Bu süre zarfında her gün yazıştılar. Freud un romantik Martha imgesi çok çarpıcıydı. Biricik sevgili yavrucuğum…. Güzelleri güzeli, tatlı sevgilim…Küçük tatlı kadınım…Enkıymetli hazinem’ mektuplarının her zamanki giriş cümleleriydi. Bu romantik imge bir bakıma ilk aşka özgüydü. Zira Freud nişanlandığında 26 yaşını geçmişti buna rağmen tecrübesizliği onu 16 yaşında birinin ayarına getiriyordu. Marthayı tatlı, masum, küçük bir kız pasif, erkeğine itaat eden, saldırgan yada tahakkümcü olmayan bir kadın gibi gördü-. AANNNNESİ İLE İLGİLİ HİSSLER???

OtobiyografikBir çalışmada Freud , fizyoloji araştırmalarını bırakıp nasıl tıbbi uygulamaya geçtiğini anlatır: 1882 benim için dönüm noktası oldu. Çok büyük saygı duyduğum hocam, maddi durumumun kötülüğünü göz önünde bulundurarak bana teorik kariyerimi bırakmamı şiddetle tavsiye etti: böylece babamın cömert ihtiyatsızlığını da telafi etmiş oldu. Öğüdünü  tutup fizyoloji laboratuarından ayrıldım ve hastaneye girdim. Dese de bu durumun farklı yönleri de vardı. Nöroloji çalışmaları psikolojik sıkıntılarını geçirmek şöyle dursun, anlamasına bile imkan tanımıyordu. Ayrıca lab çalışmalarıona arzuladığı başarıyı ve şöhreti getirecek gibi durmuyordu. Bu dönemde Martha ya yazdığı mektuplar kadar sonradan çeşitli vesilelerle anlattıkları da mustarip olduğu gayet ciddi  psikolojik semptomları açığa çıkartıyordu: seyahat fobisi, mide rahatsızlığı ve migren ağrıları da dahil pek çok endişe göstergesi söz konusuydu. Aynı zamanda ruh halinde ani değişimler oluyor: kendine güvenli, rahat, hevesli olduğu dönemleri, depresyon, şüphe  ve değersizlik hisleri takiğ ediyordu.

Freud un hastane eğitimi şimdiki uzmanlık eğitiminin eşdeğeriydi. Cerrahi, dahiliyei dermatoloji oftalmoloji psikiyatri ve sinir hastalıkları gib pek çok böümde çalıştı. Theodor Meynert in psikiyatri kliniğinde de altı aydan fazla kaldı ama orada gördüklerinden etkilenmedi. Kendisinin Brüche nin laboratuarında karşılaştığı en önemli kişilerden biri Josef Breuer di, daha yeni palazlanan doktordan 14 yaş daha büyük, parlak bir araştırmacı bilim adamı ve başarılı bir pratisyen hekimdi. Sonraları histeriklerin tedavisi üzerinde çalışırlarken Breuer şu yorumda bulunacaktı: ‘Freud ‘unzekası çok yükseklerde. Bir tavuğun bir şahine bakması gibi bakıyorum ona’ diyordu. Freud se kendinden büyük bir erkek ideal arıyordu. Ve Breuer in ona sundukları beklediğinden de fazlaydı. Maddi yardım, kişisel bilgi paylaşımı, bilimsel ve mesleki işbirliği. 1881 den itibaren 6 küsür yıl Breuer her ay parasız Freud un geri ödemesini beklemediği bir borç maaş verdi ona . Genç doktorun çok ihtiyaç duyduğu takdir, destek ve açıklık konularunda Breuer cömertti. Breuer le tanıştıktan birkaç yıl sonra Marthaya yazdığı bir mektupta Freud Şöyle demişti: ‘Bil bakalım bir akşam Breuer bana ne dedi…yüzeydeki çekingenliğimin altında son derece cüretkar ve korkusuz bir insan yattığını keşfetmiş.’ Breuer öğüt vermiyor, kendi yolunu bulması, eğilimlerini açığa çıkarması için Freud u teşvikediyordu. Breuer le konuşmak, demişti Freud, ‘güneşte oturmak gibi…ışık ve sıcaklık yayıyor…öyle güneşli bir insan ki bende ne görüyor da bana bu kadar düşünceli davranıyor bilemiyorum..Karşısındakini daima anlayan bir adam’ Breuer in karısı Mathilde onun için şefkatli bir dost olmuştu. Freud sonradan ilk çocuğuna onun adını koydu. Onların evinde Freud sevgi dolu aile ortamını ve özlemini çektiği entelektüel açıdan uyumlu anababayı buluyordu.